ICIP-2009 Mısır Kahire Gezisi

November 25th, 2009 admin 1 comment

Uzun zaman sonra ancak bilgisayarım arkaplanında kod çalıştırırken blog’a yazmaya fırsata bulabildim. Öncelikle Mısır gezisinden başlamak istedim. Görüntü işleme alanında IEEE tarafından düzenlenen ve alanın en büyük ve önemli konferans olarak nitelenebilecek 2009 IEEE International Conference on Image Processing (ICIP-2009) bu sene 7-10 Kasım 2009 tarihlerinde Mısır’ın başkenti Kahire’de yapıldı. KULIS ekibi olarak ICIP-2009′a iki çalışma ile katıldık. Konferansa ise Begüm ve Sarp Hoca ile gittik. Bu postta hem konferans hem de Kahire ile ilgili gözlemlerimi kısaca anlatmayı düşünüyorum.

Önce vize olayından başlayalım. Mısır da diğer birçok ülkenin yaptığı standart lacivert pasaportlara vize uyguluyor. Vize almak için İstanbul 4. Levent’teki Başkonsolosluğa müraacat etmeniz gerekiyor. Konferans katılmak amaçlı vize alacağımdan, 2 fotoğraf, konferansa davet edildiğimi gösterir belge, üniversiteden izinli olduğumzu gösterir belge ile sehayat bitiş tarihine göre en az 6 ay süresi olan pasaport gerekiyordu. Başkonsolosluktan aldığınız formu da doldurup 40-50TL civarı parayı verince başvuru işleminiz bitmiş oluyor. Şurada bahsettiğim Avusturya vizesi alma ile karşılaştırınca oldukça rahat bir işlem olduğunu söyleyebilirim. İki gün sonra size verdikleri kağıtla vizenizi almanız mümkün. O kağıtla başkası da pasaportunuzu alabiliyor.

Mısır’a İstanbul’dan uçuş yaklaşık 2 saat sürüyor. Kasım 2009 döneminde yerel saatlerimiz aynıydı. Mısır’da havanın yağışlı olduğu günler istisna imiş. Dolayısıyla Kahire’de kasım ayında 25-30 C civarı bir sıcaklıkta bulduk kendimizi. Havaalanı ile şehir arası mesafe 20km civarı. Taksiler ile şehir merkezine ulaşımak mümkün. Mısır’ın para birimi pound ve 1 dolar yaklaşık olarak 5.5 pound’a karşılık geliyor. Türk lirası ile aralarında 1TL= 3.6 Mısır Pound’u gibi bir ilişki var. Havaalanı şehir merkezi için taksiler 80-120 pound (20-30TL) arası bir ücret istiyorlar. Bu arada normalde taksimetre düzgün çalışırsa bu mesafenin 30 pound civarı tuttuğunu söylemek gerek. Türkiye ile karşılaştırınca gayet makul görünüyor. Ama unutulmaması gereken şey mutlaka pazarlık yapılması gerektiği. Satıcıların genelde normal satış fiyatının 2 katı ve bunun üzeri bir fiyat söylediklerini uzun pazarlık süreçleri sonrasında anlıyorsunuz. Mısır’da birşeye para verirken temel mantık “ölümüne pazarlık”. Pazarlık sonucu taksiye bindikten sonra şehre doğru yol alırken ilk gözünüze çarpan şey araçların hemen hepsinin kaportasında vuruklar olduğu. Birkaç dakika sonra bunun nedeninin herkesin deli gibi araba kullandığı olduğunu anlıyorsunuz. Biz Türkler için bile bu bu şekilde araç kullanımı sınırların ötesinde. Avrupalıların durumunu hiç düşünemiyorum. Şehirle ilgili diğer önemli bir gözlem ise hijyen konusundaki rahatlıkları. Temiz anlayışlarının oldukça farklı olduğunu söylemek mümkün. Bu konuda genel olarak herkesin gözlemi şu haliyle bile Türkiye’nin temizlik konusunda Mısır’ın onlarca kat önünde olduğu. Mısır’ı şehir açısından sanırım Türkiye’nin 30-40 yıl önceki haline benzediğini söylemek mümkün. Aslında şu anda Mısır’da yaşayanların geçmiş Mısır medeniyetinin devamından geldiklerini söylemek bile bana zor geliyor. Çünkü piramitleri yapan adamların bu şekilde yaşıyor olması oldukça garip olurdu.

Bu kadar olumsuz şeyden sonra gelelim olumlu yönlere. Öncelikle konferans içerik açısından gayet iyiydi. Paralel oturumlara koşuşturmaktan günün nasıl geçtiğini anlamak pek mümkün olmadı. Bundan sonraki ICIP’lere şartları zorlayarak katılmak gerektiğini gördüm. Doğal güzellikler açısından ise Nil Nehri ve ve Kahire’ye 25km mesefadeki Giza piramitleri oldukça iyiler. Nil’de gece yemekli tekne turu yapılabilecek aktivitelerden birisi. Giza pramitleri (büyük pramit (Cheops), Khafre piramidi, Menkaure piramidi) ve büyük sfekns (great sphinx) yine gezilmeye değer. Kahire’deki Mısır müzesi ve Kahire kulesi yine görülmeye değer yerler. Ancak müzenin oldukça bakımsız olduğunu söylemek gerek. Piramitlerin çerversinde de turistleri bıktıran bir şeyler satma ve pazarlık etme durumunun olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yine Kahire çevresindeki antik Mısır’ın başkenti olan Memphis ve Sakkara görülebilecek yerler arasında. Hedeyelik eşya alışverişi için Khan El Khalili adlı pazara gitmekte fayda var. Nerdeyse 7/24 açık bir yer ve pazarlık kesinlikle şart. İlk söyledikleri fiyatın 3′te 1 fiyatına birçok şeyi almak mümkün. Hatırlarsanız kilit kelime “ölümüne pazarlık” dı :)

Yemek konusu Mısır’a gidecekler için hep soru işareti oluyor. Ancak Nil kenarındaki büyük teknelerdeki yemekler iyiydi. Özellikle Nile City adlı teknedeki İtalyan Corino restoranı tavsiye ederim. Kahire Kule’sindeki restoran da fiyatları görece olarak yüksek olsa da lezzet açısından iyiydi. Buralarda yediğiniz yemeklerin fiyatları Türkiye’deki ortalama yemeklere eşdeğer diyebilirim. Yani 20-30TL ile gayet rahat şekilde bir öğünü geçirmek mümkün.

Sonuç olarak Kahire ve çevresi yoğun bir tempo ile 2-3 günde dolaşılabilir ve gezi muhtemelen güzel anılarla biter. Mısır dönüşü unutamayacağınız bir diğer şey ise Türk olduğunuzu öğrenenlerin “Yavaş yavaş Hasan Şaş” şeklindeki saçma bir tekerlermeyi sürekli tekrar etmeleridir.

Categories: Uncategorized Tags:

MEH115 Introduction to Computers (Floating Point Format)

October 15th, 2009 admin No comments

Click here to download the presentation about IEEE floating point format.

Categories: Dersler, meh115 Tags:

Avusturya Gezisi (Viyana ve Salzburg)

October 3rd, 2009 admin 1 comment

Uzun bir aradan sonra nihayet tekrar blog’a yazmaya fırsat bulabildim. En son yazdığımdan beri aslında baya bir şey oldu. Bölümün (Kocaeli Üniversitesi Elektronik ve Haberleşme Mühendiği Bölümü) yeni yerleşkeye (Umuttepe) taşınması önemli değişikliklerden biriydi. Bütün bölümü yaklaşık 2 günde taşıdık yukarıya. Yeni yerleşke ile birlikte güncellediğimiz ders planı ve onun öğrenci bilgi sistemi (ÖBS) işleri sonrasında öğrenci kayıt yenileme işlemleri derken zaman akıp gitti.

İşleri biraz yoluna soktuktan sonra ISPA konferansının zamanı geldi. O kadar yorgunluk üstüne ISPA-2009 için Avusturya’ya gitmek başta gözümde büyüse de şimdi dönüş yolunda iyi ki gitmişim diyorum. Bu post’ta Viyana ve Salzburg şehirlerini içeren 5 günlük Avusturya ziyaretim ile ilgili birşeyler yazacağım. Avusturya vizesi ile ilgili mecaramı şurada anlatmıştım zaten.

ISPA bu sene Salzburg Üniversitesi‘nin organizasyonunda Salzburg’da yapıldı. ISPA konferansı 100-150 kişi civarı göreceli olarak küçük bir gruba hitap ediyor. Ancak konferans yavaş yavaş tanınmaya başlandı. Bu sene altıncısı düzenlendi. 2007′de ben askerdeyken ISPA-2007 İstanbul’da düzenlenmiş. Sohbet ederken Türkiye’den geldiğimi öğrenenlerin ilk sorusu ISPA-2007 ile ilgili oldu hep. Konferansta doğrudan ilgimi çeken çalışma sayısı 8-10 civarıydı. Diğerlerine millet nereler uğraşıyormuş diye kulak misafiri oldum.

Konferans kısmını şimdilik atlayıp gezi ile ilgili devam ediyorum. Salzburg’a Türkiye’den doğrudan uçuş olmadığı için önce Viyana’ya uğramam gerekiyordu. Konferans 16-18 Eylül 2009 tarihlerinde yapıldı. Konferansı çok yorulmadan atlatmak için gidiş ve dönüşü 1 gün aralıklı planlayıp 14 Eylül gidiş ve 19 Eylül dönüşlü Viyana uçak biletlerimi önceden almıştım. Otel rezervasyonlarını http://www.booking.com/ dan ayarladım. Viyana şehir merkezi çok büyük olmadığı ve her yere ulaşım kolay olduğu için kabaca herhangi bir otelde kalınabilir. Hostellerde 15-30 avro arası konaklamak mümkün ancak ben 3-4 kişi ile aynı odada kalmamak için 3 yıldızlı otelleri tercih ettim. 3 yıldızlı otellerin kahvaltı dahil fiyatları 60-80 avro arasında değişiyor. Kahvaltıdan pek birşey beklememek lazım tabii. Açık büfe diye geçen kahvaltıda iki çeşit peynir, iki çeşit salam, reçel türleri ve mısır gevreği standart diyebiliriz. Domates, salatalık, zeytin, yumurta vb. görürseniz baya şanslısınız.

İstanbul’dan 1.5 saatlik uçuş sonrası Viyana Uluslarası Havaalanı’na varıyorsunuz. Havaalanından Viyana merkeze CAT (City Airport Train) dedikleri metro hattı mevcut. 10 avro karşılığında 16dk’da sizi şehir merkezine veya şehir merkezinden havalanına götürüyor. Biletleri otomatlardan temin edebiliyorsunuz. Viyana’daki ilk oteli akşam vakti fazla dolaşmamak için CAT durağına yakın olacak şekilde Hotel Goldene Spinne olarak belirlemiştim. Otele giriş yapıp akşam hızlı bir Viyana Turu ile sabah görülmesi gereken yerleri belirledim.Viyana’da turistik olarak nitelenebilecek yerler genel olarak toplu bir alanda. Yürüyerek 3-5 saat içerisinde ilgi noktalarının hemen hepsine ulaşmak mümkün. Sabah 10 gibi başladığım öğleden sonra 3 gibi bitirdim.

Şehirde barok mimarisi oldukça etkin. Eski ve tarihi binaların İstanbul Haydarpaşa Garı biçiminde olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Tarihi yerleri saraylar, katedraller ve parklar diye kabaca üçe ayırmak mümkün. Viyana’nın en sevdiğim yönlerinden biri de şehir merkezindeki büyük parklardı. Şehri gerçekten yaşanabilir kılan şeylerden biri bu olsa gerek. Saraylar içinde Viyana Kraliyet Sarayı (Hofburg – Vienna’s Imperial Palace), katedrallerden ise Aziz Stephen Katedrali (St. Stephen’s Cathedral) sanırım en görülmeye değer olanları. Bu tarihi mekanların yanı sıra Viyana tam bir sanat kenti. Şehirde kurulu birçok müze, tiyatro ve opera salonu mevcut. Museums Quertier adı verilen kültür kompleksinde ciddi sanatsal etkinlikler mevcut. Leopold, MUMOK (Museum of Modern Art Ludwig Foundation Vienna), KUNSTHALLE ve Architektur Zentrum Wien gibi farklı alanlardaki müzeleri yaklaşık 25 avroluk kombine bir biletle dolaşmanız mümkün. Leopold müzesinde empriesyoninst Egon Schiele’in sergisi gerçekten iyiydi. Ekim ayında Leopold’da “Çığlık” (The Scream) adlı eseriyle tanınan Edvard Munch sergisi olacakmış. Ayrıca, dönüş günü Albertina müzesinde Monet sergisi olduğunu fark ettim. Ancak vakit oldukça geç olduğu için uğrayamadım. Sergi sanırım Ocak 2010’a kadar Viyana’da olacak, bu süre zarfında yolu Viyana’ya düşecekler için buraların güzel ilgi noktaları olacağını düşünüyorum.

5 saatlik hızlı Viyana turu sonrası Salzburg’a geçmek için tren seferlerinin yapıldığı Westbanhof’a (Doğu Garı) gitmem gerekiyordu. Viyana’da diğer birçok nokta gibi orası da yürüyüş mesafesinde. Museum Quarter’dan 20-25dk’lık bir yürüyüş sonrası Westbanhof’a ulaştım. Salzburg mesafe olarak 317km. Hatta giden trenlerin bir kısmı Eurail’a bağlı. Avusturya’da tren işletmesini OBB yapıyor. http://www.oebb.at/ adresinden trenlerle ilgili bilgilere ulaşmak mümkün. Salzburg biletleri 50 avro civarı. Bileti belli bir gün veya belli bir sefer için almıyorsunuz. Genel bir bilet veriliyor. İstediğiniz trene binmeniz mümkün. Farklı trenler 2 saat 45 dk ile 3 saat 15 dk arasında Salzburg’a varıyor. Kabaca her 45dk’da bir tren var diyebiliriz. Ben süper şansım sayesinde yavaş giden trenlerden birine denk geldim. Akşam biraz geç saatte Salzburg Garı’na varınca turizm bilgi noktaları kapanmıştı. Salzburg’daki oteli hem gara hem de konferans merkezine yakın olacak şekilde seçmiştim. Otelin yürüyüş mesafesinde olduğunu bildiğim için şansımı biraz zorlayarak şehir turu yaptım. Ancak bu şekilde bulamayacağıma karar verip etraftaki gençlerden yardım istedim. Onlar da otelin yerini bilmeyince taksiye atlayıp otele vardım. Taksimetre 3 avro ile açılıyor. Otel uzakta olmadığı için toplamda 5 avro tuttu. Salzburg’daki oteli 3 gün kalacağım için daha düzgün seçmeye çalıştım. Josef Brunauer Tagungs- und Stadthotel‘i Salzburg’da kalacaklara kesinlikle tavsiye ederim. Standart olarak kahvaltı veriyorlar. Ama kahvaltıda omlet, domates, salatalık gibi görünce şaşkına çeviren güzellikleri var. Otele giriş yaptıktan sonra akşam lobiden haritaları edinip konferansın yapılacağı Salzburg Üniversitesi’nin yolunu tuttum. 10dk’lık yürüyüş sonrasında kayıt masasına ulaşıp açılış resepsiyonuna katıldım. Resepsiyonda İsveç’li bir ekip ve Almanya’dan birkaç araştırmacı ile sohbet ettik.

Konferansın ilk gün davetli konuşmacısı Cambridge Üniversitesi’nden John Daugman idi. Kendisi geliştirdiği iristen kişi tanıma yöntemi ile dünyaca tanınan bir bilim adamı. Şu an halihazırda ticari olarak kullanılan birçok üründe kendi yöntemi çalışıyor. Daugman’la daha sonra da sohbet şansı buldum o kısma fırsat olursa daha sonra tekrar değineceğim :)

Açılış konuşması sonrası ilgili çeken bir şey olmadığı için yemeğe kadar Salzburg’u gezmeye karar verdim. Avrupa’da standart sayılabilecek şehrin içinden nehir geçmesi durumu Salzburg’da da mevcut. Tarihi bölgeler ağırlıklı olarak nehrin akış yönüne göre sol tarafta kalıyor. Nehrin sağ tarafında yeni yapılaşma daha fazla. Nehir boyunca mevcut yürüyüş ve bisiklet yolları sayesinde nehrin tadını çıkarmak mümkün. Salzburg 150 bin civarı bir nüfusa sahip Türkiye standartlarına göre küçük denebilecek şehir. Şehrin kalesi ve kiliseleri turistik ilgi noktaları. Burada da Viyana’da olduğu gibi barok mimarisinin etkileri açıkça görünüyor. Şehrin gezilecek yerleri: Mirabell Sarayı ile onun bahçesi, Salzburg Katedrali ve Hohensalzburg Kalesi ve Mozart’ın evi öncelikli görülmesi gereken yerler olarak sıralanabilir.

Şehir Viyana’dan da küçük bir alana kurulu olduğu için ilgi noktalarını yine birkaç saat içinde hızlıca dolaşmak mümkün. Konferansın ilk öğle yemeğine kadar olan birkaç saatlik arada nehrin akış yönüne göre sağında kalan yerleri gezdim. Sağ tarafta görece olarak daha az tarihi nokta olduğu için kısa sürede bunları tamamlayıp öğle yemeği için konferans merkezine geri döndüm. Yemek sonrası öğleden sonra oturumlarına katılıp akşam tek başıma nehrin sol tarafında kalan yerleri gözden geçirdim. Ertesi gün sabahki ilk oturum çok ilgili çekmediğinden sabahleyin önceki gece tespit ettiğim yerleri gezip öğlen yemek için konferans alanına döndüm. İkinci öğleden sonra Sony DADC’tan video işleme ile ilgili sunumlar vardı. Kısmen firma ve ürün tanıtımı modunda geçti. Öğlenden sonra ilgili çeken oturumlar vardı. Onlara katılarak konferansın ikinci gününü de bitirmiş oldum. İkinci gün akşamı için planlanan gala yemeği ve kale gezisi için buluşma noktası Salzburg katedralinin yakınındaki Altın Küre idi. 100-150 kişilik ekip kale turu sonrası kalede bulunan bir restorantta yemek yedik. Masada İsveçli, İspanyol ve Macar araştırmacılar vardı. Sırp kökenli İsveç’te çalışan öğretim üyesi ile İstanbul, Osmanlı ve Türkiye üzerine güzel bir sohbet yapma imkanı buldum. 2007 senesinde İstanbul’da yapılan ISPA sırasında yaptığı gözlemleri benimle paylaştı. İçerde bile birçok insanın görmediği veya görmek istemediği bazı şeylerin dışardan birinin bu kadar net görüp analiz etmesine doğrusu gerçekten şaşırdım. Keyifli yemek sonrası konferansın ikinci günü de bitti. Kendi sunumum son gün son oturumlardan birine denk gelmişti. Konferanslarda çalışmasını son gün sunanların genel şansızlığı yine devam etti çalışmalarını sadece oturumda sunumu olan diğer araştırmacılara anlatabildiler. Sunumun 17.30 bitti ve yürüyerek 18 civarı Salzburg tren garına vardım. Bu kez şanslıydım 19.00’da hareket edecek hızlı trenlerden birine denk geldim. 2 saat 40dk sonra Viyana’daydım.

Dönüşteki oteli (Hotel Admiral) Westbanhof’a yakın seçtiğim için saat 10 civarı oteldeydim. Ertesi gün kahvaltı sonrası otelden ayrılmadan önce Museums Quertier’da ilk gün gezemediğim müzelere gittim. 12 civarı otelden çıkış yapıp kendimi yakındaki bir alışveriş merkezine attım. Türkiye ile fiyat bazında karşılaştırılabilecek en kolay şey benim için bilgisayarlardı. Bilgisayar fiyatlar Türkiye’ye göre %10-20 arası daha pahalı göründü bana. Yiyecek içecek ise 1.5-2 kat kadar pahalı diyebiliriz. Alışveriş merkezi çıkışı sonrası Begüm’ün tavsiyesi ile Sachertorte yiyebileceğim bir yer aradım. Aziz Stephen Katedrali’nin yakınlarındaki kafelerden birinde Sachertorute ile yine ünlü kahvelerden biri olan Melange denedim. Açıkçası bana çok özel bir şeymiş gibi gelmedi. Sachertorte için içinde kayısı marmelatı bulunan çikolatalı pasta diyebiliriz kabaca. Belki orijinal yerinde yemek gerekiyor farkı hissedebilmek için bilemiyorum. Bu arada Avusturya’ya kahveyi Türklerin getirdiği ve bu nedenle kahveyle birlikte su servisi yapıldığı yönünde bir hikayeyi bazı yerlerde okumuştum. Hikaye ne kadar doğru bilmem ama kahve ile birlikte su servisi yapıldığı doğru.

Akşam 18.30’da kalkacak uçak için yavaş yavaş CAT durağına gitmeye yönlendiğim sırada haritamın artık yanımda olmadığını fark ettim. Ya sandviç atıştırdığım yerde ya da sachertorte yediğim kafede kaldı. Yakında turist bilgi merkezi olmadığı için tahminen yönü kestirip gitmeye çalıştım. Kritik bir noktada yardım alarak CAT durağını bulabildim. Bu arada Avusturya’da özellikle gençlerin oldukça iyi İngilizce konuşabildiklerini ve yardımsever olduklarını söylemem gerekiyor. Özellikle Viyana’da 3-4 kez farklı kişilere yol sordum ve hepsinde de gayet güzel İngilizce ile tatmin edici yanıtlar aldım. Bu durumu görünce Türkiye’de yıllarca verilen İngilizce öğretiminin haline acımamak elde değil.

Bu arada dönüş sırasında X-ray’den geçerken çantamdaki sıvılarla ilgili sorun çıktı. Görevli çantayı açtırdıktan sonra 100ml’nin üstündekilere el bagajında izin verilmediğini söyleyip şampuan ve deodorantımı çöpe attı :) Bu sırada pasaport kontrolü işlemleri sırasında emekli bir dalgıçla tanıştık. Şans eseri yan koltuğumda uçuyormuş. Uçakla ilgili korkuları olduğundan bahsetti ben de biraz dalış konusunda konuşturdum kendisini. Bu sene KOUSAT ile dalış sporuna başlamayı düşündüğümden benim için de iyi oldu. Uçak indikten sonra hızlıca Esenler Otogar’a oradanda İzmit’e vardım. Avusturya ziyareti kabaca böyle geçti.

Konferans genel olarak idare ederdi. Viyana ve Salzburg ise büyük beklentilerle gidilmemesi durumunda zevk alınabilecek şehirler. İnsanlara gerçekten saygı duyulan bir şehir. Özellikle yaya ve bisikletlere verilen öncelikle göz yaşartıcı boyutta. Bir araç bırakın yaya geçidinde beklemeyi yaya geçidine yaklaştığınızı gördüğünde bile yavaşlayıp duruyor. Alışkanlık olarak yoldan tek araç geldiğini görünce o geçtikten sonra geçmeyi bekleyen ben koca otobüsün durup benim geçmemi istemesiyle gözlerimi tekrar tekrar yaşartmıştır.

Bu arada özellikle Viyana’da yoğun bir Türk nüfusunun olduğunu belirtmekte fayda var. Yolda yürürken mütemadiyen Türkçe bir şeyler duymak mümkün. Viyana’da birçok Türk restoranı mevcut. Yemekler konusunda takıntılı olanlar için Viyana rahat bir şehir diyebiliriz. Hatta Salzburg’ta bile dönerci mevcut. Konferans boyunca öğle yemeklerini Salzburg Üniversitesi’nin tesislerinde yedik. Yemeklerin genel olarak yiyilebilir olduğunu söylemek mümkün. Benim gibi yemek konusunda tutucu biri bile yiyorsa sanırım herkes tadabilir.

Özetle Viyana ve Salzburg güzel şehirler, büyük beklentilerle gidilmediği sürece sizi fazlasıyla tatmin edecektir. Birkaç fotoğrafla bu post’u da bitirelim.

[gallery link="file"]

Bilgisayara Giriş (MEH115) İlk Hafta Sunumları

September 30th, 2009 admin No comments

Bilgisayar Giriş dersinin ilk haftasında kullanılan sunumuna burayı tıklayarak adresinden erişilebilir. Bilgisayar donanımı ile ilgili iyi hazırlanmış bir dökümana da burayı tıklayarak erişmeniz mümkün. Ek olarak http://portal.cizgi.com.tr/library/category.aspx?id=10 adresinden Çizgi Elektronik’in e-Akademi bünyesinde oluşturduğu video derslerine ulaşabilirsiniz.

NTV Bilim Dergisi

August 27th, 2009 admin No comments

2009 yılı içerisinde NTV tarafından yayımına başlanan NTV Bilim Dergisi her ay güncel bilimsel konulara yer veriyor. TÜBİTAK’ın Bilim Teknik Dergisi ile karşılaştırınca fark kabaca TRT-1 ile NTV izlemek arasındaki farka benziyor. Bu açıdan NTV Bilim’in daha geniş kitleler tarafından okunabilir bir dergi olduğunu düşünüyorum. TÜBİTAK Bilim Teknik dergisinde yaşanan sansür olayları da düşünülürse NTV Bilim Dergisi daha oldukça güzel bir alternatif olarak değerlendirilebilir.

NTV Bilim Dergisi sağlık, teknoloji, genetik, uzay, çevre gibi konularda güncel ve önemli bilimsel gelişmelere yer veriyor. Örneğin Temmuz sayısında kapak konusu Mars’ta yaşam nasıl geliştirilebilirdi. Bu konu Ay’a insanlı ilk çıkışın Temmuz ayında gerçekleşmesi nedeniyle bu sayıda işlenmiş. Temmuz sayısındaki diğer ilginç bir konu ise ayna nöronlardı. Ağustos sayısında ise kapak konusu Bilkent Üniversitesi’nden alanının saygın biliminsanlarından Ekmel Özbay ve ekibinin de üzerinde çalıştığı görünmezlik pelerini idi. Temelde konu nanoteknoloji ile ilgili. Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan atom bombaları Ağustos sayısında ele alınmıştı. Bombaların teknik özelliklerinin yanı sıra onları geliştiren bilimadamlarının daha sonra bu konudaki görüş ayrılıklarından da bahsediliyor.

Özetle NTV Bilim Dergisi takip etmeye değer yayınlar arasında. Satın almak lazım ki devamını getirebilsinler.

Stephenie Meyer’dan Alacakaranlık Serisi

August 23rd, 2009 admin No comments

Bu yaz tatilindeki planlardan biri de Stephenie Meyer’ın Alacakaranlık (The Twilight) serisinin dört kitabı olan Alacakaranlık (Twilight), Yeni Ay (New Moon), Tutulma (Eclipse) ve Şafak Vakti (Breaking Dawn) kitaplarını okumaktı. Kitaplar bitince fikirlerimi yazayım dedim. Aslında detayları kendim için yazdım. Aksi taktirde bir süre sonra unutuyorum :)

Yazım dili sıradan ama genel olarak iyi sayılır. En azından çeviri sonrası genel olarak önemli sıkıntılar yoktu. Hikaye bazen gereksiz tekrarlar nedeniyle sıkıcı olsa da genel olarak akıcı. Ancak diyaloglar ya düzgün şekilde çevrilmemiş ya da Meyer düzgün yazamamış. Bazen ikili diyaloglarda kim neyi söyledi karışıyor. Seri Amerika’da çok satan (best-seller) olduğu için aslında edebi olarak sanırım çok fazla şey beklemek doğru değil. Yazarın göze çarpan bir uslübu olduğunu söylemek en azından benim için zor. Tür olarak fantastik-aşk-gerilim olarak sınıflanabilir.

Yazının bundan sonrası önemli miktarda detay içermektedir. O yüzden dikkat “spoiler!” diyip başlıyorum.

Hikaye esas kız olan Isabelle Swan (Bella) adlı genç bir kızın ayrı olarak yaşayan annesinin (Renee) yanından (büyük bir şehirden-Phonenix) babasının (Charlie) yanına (küçük bir kasabaya-Forks) taşınması ile başlıyor. Lise öğrencisi olan Bella ortalama bir kız. En önemli özelliği sanırım sakarlığı. Taşındığı zaman okuyacağı liseye uyum sorunları yaşayacağını düşünüyor. Ancak genel olarak iyi karşılanıp adaptasyonda önemli bir sıkıntı çekmiyor. Derken okulda esas oğlan olan Edward Cullen -ki kendisi vampirdir- ile karşılaşıp ona ilgi duymaya başlıyor. Bu arada belirtmek gerekir ki kitaptaki vampirlerin hepsi çok güzel ve yakışıklı, yaşlanmıyorlar, genel olarak öne çıkan bir yetenekleri var, oldukça hızlı hareket edibiliyorlar ve insanlara göre çok güçlüler. Mesela Edward kişilerin düşüncülerini duyabiliyor. Ancak ilginç bir şekilde sadece Bella’nın düşüncelerini duyamıyor. Aslında Edward Bella’dan uzak durmaya çalışsa da ondan hoşlanıyor. Edward bir gün Bella’yı nerdeyse üzerinden geçecek bir araçtan kurtarıyor. Tabii Edward bunu çok hızlı yaptığı ve zarar görmediği için Bella ondan şüphelenip biraz araştırma yapıyor. Daha sonra Swan’ların aile dostları diyebileceğimiz Black’lerin oğlu Jacob’dan duyduğu vampir hikayeleri ile bunları birleştirince Edward’ın vampir olduğunu anlıyor. Bu arada Black ailesinin kurtadam türevi kökenleri olduğu biliniyor. Bir de Cullen’ların 7 kişilik bir aile olduğunu (Carlisle -ailenin babası, doktor-, Esme -ailenin annesi-, Alice (geleceği görebilme yeteneğine sahip), Jasper, Rosalie, Emmett, Edward) ve daha medeni bir yaşam sürdüklerini söylemek lazım. İnsan kanı yerine hayvan kanı ile besleniyorlar. Gel zaman git zaman Bella ve Edward birbirlerine aşık oluyorlar.

Bella, Cullen’lar ile tanışıyor. Aile genel olarak onu benimsiyor. Bella, Forks civarındaki ormanda Cullen’lar ile takılırken ordan geçen üç vampirden (ki bunlar insan kanı ile beslenen bir cins, James-Victoria-Laurant) James, Bella’ya kafayı takıyor. Sonunda onu tuzağa düşürüp ısırıyor. Isırma sonrası zehir vücuda yayılırsa Bella’da vampir olacak. Ama Edward zamanında yetişip zehri emip Bella’yı kurtarıyor. Edward ve ailesi daha sonra James’i öldürüyor. Bundan sonra Bella insan olarak yaşamanın tehlikeli olduğunu düşünüp ayrıca vampirler gibi yaşlanmamayı istediğinden Edward tarafından vampire dönüştürülmek istiyor. Edward bu önceleri reddediyor.

Daha sonra Cullen’lar Bella için doğum günü (sanırım 18. doğum günü) düzenliyorlar bu sırada Bella yanlışlıkla elini kestiğinde Jasper kan nedeniyle Bella’ya saldırmaya çalışıyor. Bunun üzerine Edward Bella’nın daha fazla zarar görmemesi için onu terk ediyor. Hatta aile Forks’tan ayrılıyor. Bella bu süreci oldukça zor geçiriyor ve Jacob Black ile zaman geçirerek düzelmeye çalışıyor. Bella adrenalin salgılayacak şeyler yaptığında Edward’ın sesini duyduğunu farkediyor. Motorsiklete binme, kayalıklardan denize atlama gibi atraksiyonlarla Edward’ın sesini duymaya çalışıyor. Bu arada James-Victoria-Laurant üçlüsünden karı koca olan James ve Victoria’nın Victoria’sı eşinin intikamını almak için Laurant ile birlikte Bella’yı öldürmeyi planlıyor. Bu sırada Bella Jacob’ın kurtadama dönüşebildiğini öğreniyor. Jacob tek kurtadam değil ve onunda bir grubu var diyebiliriz. Bu kurtadam grubu Laurent’i öldürmeyi başarıyor ama Victoria kurtulmaya başarıyor.

Bazı yanlış anlaşılmalar sonucu Edward Bella’nın öldüğünü sanıp artık yaşamak istemiyor. Ancak bir vampirin kendini öldürmesi mümkün değil. Bunun için vampirlerin soyluları olarak niteleyebileceğimiz Volturi’lere gidiyor (bu tayfa İtalya’da yaşıyor). Volturi’ler çok fazla dikkat çeken vampirleri kulağını çekiyor diyebiliriz. Örneğin bir vampir kendini açık ederse onu öldürüyor. Volturi’ler vampirlerin efsane şeklinde kalmasını hedefliyor böylece vampir türünün sıkıntısız şekilde hayatlarını devam ettirebileceğini düşünüyorlar. Alice ve Bella yanlış anlaşılmayı düzeltmek ve Edward’ı fikrinden vazgeçirmek için İtalya’ya gidiyorlar. Edward tam kendini açık edip Volturi’lerin onu öldürmesini sağlayacakken yetişiyorlar. Tabii Volturi’ler bir insanın -Bella- vampirlerin varlığını bilip yaşamasına sıcak bakmıyorlar. İki seçenek var ya Bella ölecek ya da vampire dönüştürülecek. Bizim üçlü yakın bir gelecekte Bella’yı da vampir yapacaklarını söyleyip bir şekilde paçayı kurtarıyorlar Volturi’lerden. Ekip Amerika’ya dönünce Edward ve Bella barışıyor. Bella gerek Edward’ı çok sevdiğinden ve onunla aynı yaklaşık olarak yaşta kalıp sonsuza kadar yaşamak istediğinden gerek Volturi’lerden ve Victoria’dan korktuğundan bir an önce Edward tarafından vampire dönüştürülmek istiyor. Edward da ancak onunla evlenirse bunu yapabileceğini söylüyor.

Sonrasında Amerika’da bir şehirde insanlar kaybolmaya ve kötü şekilde öldürülmüş şekilde bulunmaya başlıyor. Bir süre sonra aslında bunların Victoria tarafından vampire dönüştürülen “yeni doğan” vampirler olduğunu fark ediyor Cullen’lar. Yeni doğanlar ilk zamanlarında kana suskun olup aynı zamanda da fiziksel olarak en güçlü dönemlerini yaşıyorlar. Victoria’nın burdaki amacı eşinin intikamını almak yani Bella’yı öldürmek. Sonunda Victoria yeni doğanlardan kurduğu ordusu ile saldırıya geçiyor. Bu arada Bella’yı Edward dışında seven başka biri daha var o da kurtadam Jacob. Kurtadamlar ve vampirler Bella’yı kurtarmak için işbirliği yapıyorlar. Aslında Bella’nın da kafası karışık hem Jacob’ı hem de Edward’ı seviyor. Ancak Edward çok ayrı bir yerde onun için. Bella, Edward ile evlenmeye karar veriyor. Bunun karşılığında da Edward tarafından vampire dönüştürülmek gibi bir ödülü var. Bunu duyan Jacob küplere biniyor ve Forks’tan uzaklaşıyor. Bu arada vampirler ile kurtadamların arasının iyi olmadığı söylemeye gerek yok sanırım. Forks bölgesinde bu iki tür bir anlaşma yapmış durumda. Buna göre vampirler belli bir bölgeyi geçemezler, kesinlikle insan avlayamaz ve bir insanı vampire dönüştüremezler. Eğer Edward Bella’yı vampire dönüştürürse bu anlaşma da bozulmuş olacak.

Sonrasında, Edward ile Bella evlenip balayına çıkıyorlar. Bella halen insanken birlikte oluyorlar ve Bella hamile kalıyor. Ancak bir insanla bir vampirin sonucu olan bu hamilelik normal gitmiyor. Oldukça hızlı gelişen ve zorlu hamilelik sonucunda Renesmee (Renee ve Esme isimlerinden türütme) isimli bir yarı insan yarı vampir ortaya çıkıyor. Tabii bu kız çocuğu yarı vampir olduğu için kanla beslenmesi gerekiyor anne karnındaykende. Ve ani gelişen doğum sırasında Bella ölmek üzereyken Edward Bella’yı ısırarak onu vampire dönüştürüyor. Kurtadamlar daha Bella hamile iken çocuğun riskli olabileceğini düşündükleri için Bella’yı öldürmeyi planlıyorlar. Ama Jacob Bella’yı sevdiği için buna karşı çıkıyor ve ona katılan diğer iki kurtadam ile birlikte vampirlere bu süreçte yardım ediyor. Bu arada Renesmee’nin oldukça hızlı gelişmeye devam ettiği söylemek lazım. Ayrıca düşündüklerini dokunarak karşısındakinin zihninde göstermek gibi bir yeteneği var. Bir nevi babasının yeteneğinin tersi.

Bella vampir moduna yavaş yavaş alışıyor. Bir gün Bella, Jacob ve Renesme ormanda takılırken, İrina adlı bir vampir -ki kendisi Laurant adlı kurtadamlar tarafından öldürülen vampir ile samimi olmuştur- bunları görüyor. Çocuk vampirler Volturi’ler tarafından vampirleri açık edebileceği gerekçesi ile yasaklanmıştır. İrina bu durumu Volturi’lere bildiriyor. Volturi’lerde Cullen’ları cezalandırmak için toplu şekilde Amerika’ya geliyorlar. İleriyi görme yeteğine sahip Alice Cullen bunu görüp önlem almak için hareket geçiyor. Cullen’lar Renesmee’nin gelişimine şahitlik yapması için dünyanın dört bir yanından vampirleri evlerine davet ediyorlar. Gelenlerin çocuğun büyümesini gözlemliyorlar. Cullen’lar vampirlerin asla büyümediğini ancak Renesmee’nin büyüdüğünü dolayısıyla onun çocuk bir vampir olmadığı savını savunarak Volturi’leri ikna etmeye çalışmayı planlıyorlar. Bu arada Volturi’lerin çok özel yeteneklere sahip onlarca vampir elemanı var. Bu yüzden aslında kimsenin onlara karşı çıkması mümkün değil. Aslında Volturi’ler Cullen’ları yok etmeyi kafaya koyarak Amerika’ya gelmişler. Ancak güya adaletli olup gereçli bir bahane bulmaya çalışıyorlar.

Volturi’ler ile Cullen’ların ekip sonunda karşılaşıyor. Volturi’ler Cullen’ların hikayesinin doğru olduğunu özel yetenekleri sayesinde anlayıp burdan onlara saldıracak birşey bulamıyor. Kendilerine yanlış bilgi verdiği için İrina’yı öldürüyorlar. Sonra Renesmee’nin çocuk vampir olmasa bile bir benzeri olmadığı için gelecekte sorun yaratabileceğini öne sürüp saldırma moduna geçmeye hazırlanırken, Alice onun bir benzerini bulup getiriyor ve böylece Renesmee’nin bir tehdit olmadığını kanıtlıyor. Aslında Volturi’ler bunu bile dikkate almadan saldırıp Cullen’lar ve onlarla birlikte olan vampir ve kurtadamları yok edebileceklerini düşünseler bunu yapacaklar ama Bella’nın başka vampirlerinin yeteneklerini engelleme yeneteğinin geliştirimesi sayesinde bunun pek mümkün olmadığına kanaat getirip güya ikna olmuş gibi yapıp geri dönüyorlar. Hikaye böylece mutlu son ile bitiyor.

Yaklaşık 2 yıllık bir zaman dilimini anlatan 1500 sayfalık serinin kabaca özeti böyle. Özetle okumazsanız çok şey kaybetmezsiniz, okursanız orta şiddete sürükleyici bir seri okumuş olursunuz.

Kocaeli Üniversitesi’nde İnternet Üzerinden Kayıt Yenileme

August 19th, 2009 admin No comments

Evet uzun yıllardır öğrencilerin kayıt için okula getirten Kocaeli Üniversitesi sonunda gerekli yönetmelik değişikliğini yaparak, derse yazılma işlemleri için Kocaeli’ye gelme zorunluluğunu ortadan kaldırdı. Şuradan ulaşılabilecek yönetmeliğin 24. maddesi der ki:

“Bölüm veya program başkanlıklarınca, tüm öğrenciler için bir öğretim elemanı danışman olarak seçilir. Öğrenci, devam edeceği dersleri sorumlu olduğu öğretim planına uygun olarak ve danışmanının önerileri doğrultusunda seçer. Öğrenci, Ders alma işlemini ve danışman onayını internet ortamında yaparak kayıt işlemlerini tamamlamış olur. Öğrencilerin seçebileceği haftalık ders saati sayısının üst sınırı Üniversite Senatosunca belirlenir. İlk kez alınacak dersler ile tekrar edilen derslerin toplam saati bu sayıyı aşamaz. Derse yazılma sırasında çakışma olması halinde, önceki yarıyıllara ait dersler alınmalıdır. Öğrenciler, akademik takvimde belirtilen süre içinde kayıtlı olduğu derslerin bir kısmını veya tamamını danışmanlarının onayı ile bırakabilirler. Hazırlık sınıfına ve birinci sınıfa yeni kayıt olan öğrenciler, güz ve bahar yarıyılı derslerinin tamamını, derse yazılmalarına gerek kalmaksızın alırlar.

Sonuç olarak yeni öğrenciler haricindeki öğrencilerin harçlarını yatırıp derslerini seçmeleri ve sonra danışmanları ile iletişime geçmeleri gerekiyor. Seçmeli derslerde öğrenci bilgi sistemi üzerinden kota konacağı ve muhtemelen ilk gelen alır (first come first serve) mantığı ile çalışacak sistem için üniversitenin sunucuları sayfa yenileme isteğine ne kadar dayanabilecek onu da göreceğiz :)

Usain Bolt’tan 100 metre Dünya Rekoru: 9.58!

August 18th, 2009 admin No comments

Olimpiyatlarda dalga geçer gibi dünya rekoronu kırınca belli olmuştu rekoru daha da geliştireceği. Gerçi 9.58 koşarken de sonlara doğru saate bakıp salmış. Sanırım rekoru 9.40′ın altına düşürecek bu adam birkaç sene içerisinde. Neyse, ben fazla birşey söylemiyorum. BBC’deki amca olayı güzel anlatmış.

“can you believe it? he’s flying.

stunning, absolutely stunning!

he was good, he was very very good!

we’ve seen nothing like this. ever! ever!

now, he’s looking for the clock. he’s looking for the record. he’s got it. 2 meters ahead.”

Not: Internet Explorer, Dailymotion kaynaklı videoları engelliyor sanırım. Şuradan Mozilla-Firefox ile deneyebilirsiniz.

Tatil Dönüşü, Şurdan, Burdan

August 17th, 2009 admin No comments

2 haftalık güneş-kumsal tatili sonrası İzmit’teyim. Son 15 senedir olduğu gibi tatilin bir kısmı için Dikili‘deydim. (Dikili ile ilgili ufak bir-iki not: Dikili’nin yaz nüfusunun önemli kısmını 18- ve 40+ yaş grupları oluşturuyor. Genelde emeklilerin tercih ettiği sakin bir yer. 18-40 yaşları arası genç denebilecek topluluk için fazla eğlence mekanı olmadığından can sıkıcı olabilir. Kafa dinlemek için birebir.)

1999 yılı önemli bir yıldı, önemli değişiklikler olmuştu hayatımda. 2009′da da şu ana kadar bile aynı derecede önemli değişiklikler oldu. Sonu 9 ile biten yıllardan korkmaya başlamadım açıkçası.

1999 tatil dönüşünde 16 Ağustos’ta staj için tatilden geri dönecekken 20-25 kişilik arkadaş grubunu bırakamayıp 1 hafta daha tatili uzatmamla 17 Ağustos 1999 depremini Gölcük’te yaşamaktan şans eseri kurtulmuştum. O gece deprem sırasında Dikili’de uyanıktım. Orada bile ayakta durmak zorken, Gölcük’ün durumunu tahmin etmek zor değildi. Sonuçta iki yakın arkadaşı (Mürsel Korkmaz ve Emre Erim) kaybettiğimizi öğredim. Ufak bir not: Emre eskrim ile uğraşıyodu. Deprem sonrası Kocaeli Eskrim Kulübü onun adına “17 Ağustos Emre Erim Turnuvası” düzenlemeye başladı. Üzerinden 10 koca sene geçmiş.

Bu sene de tatil dönüşünün 16-17 Ağustos’a rastlaması garip.

Tatil için bir proje önerisi yazmayı, Yılmaz‘ın tavsiyesi ile Prison Break dizisinin tamamını izlemeyi ve başka bir arkadaşın tavsiyesi ile Stephenie Meyer’ın Alacakaranlık (The Twilight) serisini (Alacakaranlık [Twilight], Yeni Ay [New Moon], Tutulma [Eclipse] ve Şafak Vakti [Breaking Dawn]) okumayı planlamıştım. Hedefler tuttu sayılır. Onlarla ilgili ayrı bir post düşünüyorum.

Tatil sırasında bazı eski dostlarla buluşup 10 sene önceyi yad etmek değişikti. Yeni birkaç arkadaşla tanışarak tatili sonlandırdım. Kolay kolay unutulamayacağını düşündüğüm eski bazı alışkanlıkların üzerimdeki etkisinin önemli ölçüde kalkmasını sanırım bu tatile borçluyum. Yeniden bazı şeyleri hissetmeye başlamak da güzeldi.

Tatil dönüşü işler yoğun. Bölümün Umuttepe’ye taşınma işi var kısa vadede. Çalışmak lazım.

Elif Şafak – Gül Bahçesi Evlilik

August 13th, 2009 admin No comments

Elif Şafak’ın Habertürk gazetesinde evlilik üzerine geçen hafta yayınlanan yazısı ilginçti. Buraya da aktarayım dedim. Şuradan alıntıdır.

“Çoğu evli insanın zihninin çekmecesinde sakladığı bir defteri vardır. Muhasebe ve muharebe defteri! Tüm hatalar ve ihmaller, kusurlar ve eksikler satır satır oraya yazılır. Bakkal defterinden beterdir, evli çiftlerin gizli defterleri. Hırpalanmış, sararmış sayfalar. Bir gün açığa çıkmayı bekleyen kargacık burgacık ve çapraşık notlar.

İnsanlığın icat ettiği en zor kurumdur evlilik. Aksini söyleyenlere sevecenlikle gülümse, ama sakın inanma. Kırmızı-pembe bir gül bahçesidir ya evlilik, goncası kadar dikeni de boldur. Unutursan bunu, anında hatırlatır; dikenlerini batırıverir parmağına. Ve sen bu kadar uysal ve yumuşak, doğal ve parlak görünen bir bahçenin nasıl olup da böyle sivri ve sert, gölgeli ve köşeli çıkabildiğine hayret edersin içten içe. Öğrenirsin. Öyle ya da böyle, er ya da geç, kurallarını öğretir evlilik. Gül bahçesini gördüğü halde ortada hiç diken yokmuş gibi gülümseyenler, bu kurumu gereğinden fazla cicileştirip romantikleştirenler, ya “taze evliler”dir, ya da “gönüllü gafiller”.

Bir labirent şeklinde inşa edilmiştir gül bahçesi. İç içe dönemeçler, çıkmaz sokaklar, beklenmedik sapaklar…. bilmece içinde bilmece… Saptığın her yol seni labirentin daha da içine sokar. Merkezine. Göbeğine. Öyle bir hâl alır ki en nihayetinde, bu labirente ne zaman ve nasıl girdiğini bile hatırlamaz olur; geri dönüş yollarını hepten yitirip kaybolursun. Bu arada “eski sen” en bekâr, en genç ve toy halinle labirentin dışında bir duvar dibinde sessizce bekler. Elinde solmuş beyaz çiçekler. Yüzünde mahzun bir ifade. Bekler ki hatırlayasın. Bekler ki geri dönesin. Bekler ama nafile….

Zira “dış dünya” diye bir ihtimal artık kalmamıştır labirentin içindekine. İnsanlığın icat ettiği en karmaşık kurumdur evlilik. İpte canbazlıktır. Elinde mavi kurdelalı sırık, ince bir ip üstünde dengede durmaya gayret ederek yürürsün adım adım. Hem böyle boncuk boncuk ter içinde dengede durmaya çalışmak hem de etrafa bir şey çaktırmamak zordur ki, hem de nasıl. İdare etmek sanatı üzerine kuruludur evlilik. Kadın erkeği, erkek kadını, gelin kaynanayı, görümce görümceyi, aktörler aktörleri… idare eder. Tavizler, dengeler, sessiz sitemler. Birikmiş ama dışa vurulmamış öfkeler. Kabuk tutmuş yaralar. Azıcık kaldırsan kabuğun ucunu, tazeymiş gibi hemen kanar. İnce diplomasi, hassas terazi….

Bir gram kadının kefesine koyunca anında bir gram daha koymak lâzım erkeğin kefesine. Mutfakta yemek yapmak için kullanılan tüy gibi teraziler bile evliliğin terazisi kadar hassas değildir. Orada mikroorganizma günahlar tartılır.

Çoğu evli insanın zihninin çekmecesinde sakladığı bir defteri vardır. Muhasebe ve muharebe defteri! Tüm hatalar ve ihmaller, kusurlar ve eksikler satır satır oraya yazılır. Bakkal defterinden beterdir, evli çiftlerin gizli defterleri. Hırpalanmış, sararmış sayfalar. Bir gün açığa çıkmayı bekleyen kargacık burgacık ve çapraşık notlar. Öyle zamanlar vardır ki dişe diş, göze gözdür evlilik. Hamurabi yasaları. “Madem sen bana bunu dedin, ben de sana şunu derim….” Beş gram bu kefeye, beş gram ötekine. “Sen benim annemi istemezsen ben de seninkini ötelerim…”

Evli olan bizler biliriz tüm bu ince ayarları. Bilir ama ne tuhaftır ki, bilmezden geliriz. Etrafımızdaki her bekâr kadın ve her bekâr erkeğe ısrarla evlilik propagandası yapar, illâ ki bir an evvel onların da başını bağlamak isteriz. Zaman zaman işi iyice abartır; açık açık baskıda bulunuruz. “Ee yetti ama, sana da birini bulalım artık….” Kaçınılmaz sondur: Bekâr birinin varlığı etrafındaki evlilere dert olur. Hiçbir bekâr insanın, böyle bir heyecan, azim ve tutkuyla kalkıp da, evli bir arkadaşının evliliğini sonlandırmak için uğraştığı görülmemiştir. Halbuki evli çiftler nedense bekâr arkadaşlarını bir an evvel evlilik labirentine sokmayı üzerlerine vazife bilir. Adeta bekârlık denilen şey toplum ve çevre tarafından sonlandırılması gereken bir çocukluk hastalığıdır. Kabakulak ya da kızamık gibi bir şey… Hani bir dönem yakalanabilirsin. Normaldir. Ama bir an evvel iyileşsen iyi edersin….

Herkesin çiftler halinde dolaştığı, ilişkilerin kurumsallaştığı ortamlarda bekâr biri mızıkçının teki, düpedüz oyunbozucudur. Bu yüzdendir ki evli çifler gönüllü çöpçatanlık büroları gibi çalışır. Komisyonsuz, bedelsiz haftada yedi gün, günde 24 saat, etraflarına hizmet verirler. Hele öyleleri vardır ki işi gücü bırakır, hangi bekâr arkadaşını hangi bekâr arkadaşıyla tanıştıracağının çetelelerini tutar. Çevreyi genişletmek adayların sayısını artırır. Sırf bu yüzden kolay kolay arkadaşlık etmeyeceği insanlarla canciğer kuzu sarması takılanlar vardır. Beğenilen bir aday çıkarsa hemen bekâr dosta haber verilir. “Biriyle tanıştık, harika, muhakkak tanımalısın….” Beriki yazık, “Gidin işinize kimseyle tanışamam, hem ben hayatımdan memnunum” diye bekârlığını savunmaya çalışır. Başaramaz. Mizansenler yapılır. Yemekler ayarlanır. Yapay randevular. İte kaka. İte kaka. Yeter ki bozulmasın gül bahçesinin itibarı. Kimse kalmasın duvarların dışında… Oyundur ya, herkes bilir oyun olduğunu, gene de işte hevesle oynanır. Bu toplumda bekârlar özenle ayıklanıp tek tek avlanılır. Çocukluk hastalıkları geçmek zorundadır. Su çiçeğinden geriye en fazla belli belirsiz bir iz kalır.

Elimizde fenerler, yürüyoruz gül bahçesinin içinde. Her şeye rağmen şikâyetçi değiliz. Artısı eksisinden fazla. Gül bahçesi ne de olsa. Güzel manzara, hoş rayiha. Gene de bazen aklımıza esiveriyor. Efsanevi aşklar yaşamak istiyoruz içten içe. Rapunzel’in saçlarından büyülü kuleye tırmanmak ya da beyaz atlı prensin atının terkisine atlayıp doludizgin gitmek istiyoruz belirsizliğe. Mutfakta tencere yemekleri yaparken, gözlerimizi kapatıp hayaller kuruyoruz. Dolmalarımıza pirinç ve tuz kadar içimizde ukte kalan aşkları da dolduruyoruz. Akşam kocalarımız eve gelince “Eline sağlık hanım” diyor. “Ne var bunun içinde?” Gülümsüyoruz. Hayallerimizi kurumasınlar diye buzdolabı poşetlerine koyuyor, ağızlarını sıkı sıkı kapatıyoruz. Taze taze bekliyorlar buzluklarımızda….

Donmuş donmuş bekliyorlar.

Çelişkiler yumağı insan… çelişkiler yumağı her evlilik….

Bilmem ki buralardan geçip de dikeni de gülü de aynı anda hissetmeyen var mıdır bu kırmızı-pembe bahçede?”